husnu's profileAllah'a mülaki olmayı di...PhotosBlogListsMore Tools Help

Allah'a mülaki olmayı dileyen insan Allah'ı seviyor demektir.

husnu uncu

Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
June 05

mutluluk

SOHBETİN ADI: MUTLULUK SOHBETİ

 

TARİHİ: 14.03.2006

 

 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir mutluluk sohbetinde gene birlikteyiz.

Mutlu musunuz? Unutmayın, hepiniz mutluluğu yaşamak için var oldunuz. Çünkü Allahû Tealâ buyuruyor:

 

-51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn(ya'budûni).
Ve Ben, insanları ve cinleri, Bana kul olsunlar diye yarattım.

 

Kul olmak ise, Allah’ın bütün güzelliklerini yaşamayı ifade eder. Allah’a kul olmak ne demektir? Bu mutluluğu 7 boyutta yaşamak demektir. Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel herkes tagutun kuludur. Herkes Allah’a ulaşmayı dilediği andan itibaren Allah’ın kulu olur ve mutluluğu yaşamaya başlar.

Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse, o kişi mutlak olarak Allahû Tealâ tarafından huzura kavuşturulur. Neden acaba? Çünkü Allahû Tealâ o kişinin şeytanla ilişkisini keser. O kişinin artık iblisle, şeytanla bir ilişkisi kalmamıştır. Kişi mutluluğu yaşayacaktır, huzuru yaşayacaktır.

İblisin bütün insanlar üzerinde onları mutsuz etmek konusunda özel bir gayreti söz konusudur. Bütün şeytanlar sadece insanları mutsuz etmek için yaşarlar. Böyle bir olayda mutluluğu yaşamak Allahû Tealâ’nın bir ni’metidir. Biz sizlere mutluluğu yaşatmak için buradayız.

Mutluluk ne zaman başlar? Mutluluk nedir? Mutluluk bir zevki yaşamak değildir. Zevki yaşarsınız, zevk bitince olay da bitmiştir. Zevkleri yaşamakla mutluluğu sakın aynı şey zannetmeyin. Mutluluk;

1-      Devamlı bir vetiredir, kesintisizdir. Ömür boyu sürer.

2-      Hem iç dünyanızda mutlu olacaksınız, nefsinizle ruhunuz arasındaki kavga bitecek hem de dış dünyanızda başka insanlarla olan ilişkilerinizde mutluluğu yaşayacaksınız.

Başka insanlarla olan kavganız bitecek hem de Allah ile olan ilişkilerinizde mutluluğu yaşayacaksınız. Siz Allah’ı çok seveceksiniz, Allah’a âşık olacaksınız, Allah’a hayran olacaksınız herbiri daha üst boyutta bir mutluluğu ifade eder.

Sevgili kardeşlerim, “Herşey çok mu güzel yoksa bana mı öyle geliyor?” diyeceğiniz günler çok uzakta değil. Unutmayın ki; mutsuz olmak sizlerin mutluluğu yaşayamadığınızı gösterir. Eğer mutlu olmayı Allah’ın formülüne göre hak etmişseniz, mutluluk her yerdedir, her zaman söz konusudur.

Ne demek istiyoruz sevgili kardeşlerim? Bütün insanlar mutlaka bir nefs sahibidirler. Nefs, fizik vücudun aynı görüntüsünde olan, herşeyiyle fizik vücudun aynı olan 2. vücudunuzdur. Bu âleme ait olan bir varlık değildir. Bu âlemde, zahirî âlemde o sadece bir görüntüdür.

Daha ilginci, zahirî âlemde yani şu fizik vücudumuzun âlemi, kitabı elimizde tuttuğumuz âlem, nefsiniz için bir hayaldir, bir görüntüdür. Nefs tayyi mekânı yaşamış olanlar bilirler; bu âlemde hiçbir şeye dokunamazsınız. Duvarlardan geçersiniz, öteki duvardan da geçersiniz, uçarak geçersiniz. Ne hızınızda azalma olur ne duvar size şu veya bu şekilde tesir edebilir.

O duvardan da geçtikten sonra, karşı duvara gelirsiniz, ondan da geçersiniz, ondan sonraki duvarın da içinden geçersiniz. Size hiçbir tesiri olmaz çünkü o âlem sizin için sadece bir görüntüdür. İnsanların yaşadığını göreceksiniz, insanların birbiriyle konuştuğunu göreceksiniz ama sizinle konuşmalarını isterseniz hava alırsınız. Onlar sizi görmezler. Siz onları yalnız görmekle kalmazsınız, söylediklerini de duyarsınız. Ama onlar sizin söylediklerinizi duymazlar. Sizden bahsediliyorsa cevap da verirsiniz ama duymadıklarını görürsünüz.

Sevgili kardeşlerim, öyleyse bir dünyada yaşıyorsunuz. Allahû Tealâ ile daha sağlam daha üst boyutta ilişkiler kurmaya çalışın. Çalıştıkça göreceksiniz ki; Allah sizi çok ama çok seviyor. Tek başına bu duygu bile bir insanı mutlu etmek için o kadar önemli bir faktördür ki…

Sevin, nefret etmeyin. Allahû Tealâ sevmenizi istiyor. Tasavvufu yaşayanlar için nefret söz konusu değildir. Tasavvuf Kur’ân’dan başka bir şey değildir. Tasavvuf Kur’ân’ın bütünüdür.

Allahû Tealâ fizik vücudumuz için Kur’ân’a kaideler koymuştur. Allah adaletin sahibidir. Adaletin tahakkuku ise, bütün insanların nefslerinde afetler olduğu cihetle, o afetlere dayalı olarak hata yapanların o hatayı yapmamaları için tedbirlerini ifade eder. İşte adalet, işte hukuk ve işte insanın hak müessesi…

Hak kişiseldir ama hukuk toplumsaldır. Başka bir ifadeyle hak enfüsîdir, kişiye aittir ama hukuk, afakîdir bütün insanlara aittir. Eğer batı tabiriyle konuşuyorsak hak subjektiftir, ama hukuk objektiftir.

Unutmayın, hepiniz mutluluğu bütün boyutlarıyla yaşayabilirsiniz. Bir sıralama yaparsak eğer, bir insan başlangıçta mutsuzdur, huzursuzdur, sıkıntı içindedir. Herşey ona huzursuzluk verir. Başka insanlarla anlaşmazlık içindedir. Herşeyi kendisine dert edinmektedir. Huzursuzluğu, mutsuzluğu yaşamaktadır.

Allah ile olan ilişkilerinizin mutluluk adı verilen bir boyutu var. İnsanlarla ilişkinizin mutluluk adı verilen bir boyutu var. İç dünyanızdaki ilişkilerin nefsinizle ruhunuz arasındaki ilişkilerin mutlulukla alakalı bir boyutu var. Dış âleminizde, iç âleminizde ve Allah ile olan ilişkilerinizde mutluluğu yaşamak, sizin mutlu olmak talebinize bağlıdır.

Biz size mutluluğun sırlarını veririz. Nefsle ruh arasındaki mücâdele var olduğu sürece siz mutlu olamazsınız. Her an nefsiniz hatalar işleyecektir. Arkasından Allah size azap edecektir ve de ruhunuz da nefsinize huzursuzluk verecektir. Bir taraftan bu yaptığınız yanlış davranışların bedelini azapla ödemeniz söz konusudur. Öbür taraftan şeytan size devamlı huzursuzluk vermeye çalışır. Bütün gayretiyle sizin mutsuz olmanız için çalışır.

Meselâ bir konuda karar verdiniz. İblis o kararın verilmesi için size mutlaka bir işarette bulunmuştur. Ama o kararı verdiğiniz anda onun tam zıddı olan kararı vermeniz için iblis derhal harekete geçer ve karşıt faktörleri sıralar. Sizin o ana kadar aklınıza gelmeyen başka sebeplerle verdiğiniz kararın yanlış olduğunu düşündürtmeye çalışır. Düşünürseniz tekrar karar değiştirirsiniz.

İşte Allahû Tealâ iblisin bu tarzdaki yanıltmalarıyla sizlerin devamlı karar değiştiren bir hüviyette olmanızı asla istemez. Onun için Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e buyuruyor ki: “Onlarla sahâbeyle müşavere et, sonra Bizim sana emrettiğimiz şeyi gerçekleştir ve bu Bizim sana verdirdiğimiz kararı hiçbir şekilde değiştirme.”

Öyleyse sağlam iradeli bir insan olun. Bunu olmak için hepiniz gerekli vasıfların sahibisiniz. Karar vermeden evvel düşünün ama kararınızı verdikten sonra değiştirmeyin. Bu sizin doğru karar verme kabiliyetinize negatif olarak etkileyebilecek bir şeydir. Devamlı karar değiştirmek şeytanın oyuncağı olmaktır.

Sevgili kardeşlerim, size iblisle aranızı bıçak gibi kesecek olan, bir anda kesecek olan bir sır vereyim mi? Allah’a ulaşmayı dileyin. Tabiî bu henüz aramıza katılmamış olan, sonradan kardeşlerimiz olacak olan sizler içindir.

Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerseniz, mutluluk için ilk adımı atmış olursunuz. Neden? Çünkü bunu yaptığınız an Allahû Tealâ anında ne söylediğinizi işitir ve bilir. “allâhu semîun alîm: Allah işitir ve bilir.”

Talep ettiniz “Yarabbi, ben Sana ulaşmayı diliyorum.” dediniz tamam. Dilediğiniz anda Allahû Tealâ sizin dileğinizi mutlaka işitmiştir ve böyle demenizin kalpten gelip gelmediğini en iyi Allah bilir. Kalpten gelmiyorsa Allahû Tealâ sizinle ilgilenmez ve sizin için netice değişmez. Mutsuzsanız mutsuzluğunuz devam edecektir. Ama eğer tam kalbinizden Allahû Tealâ’ya sımsıcak bir duygu ulaşmışsa: “Yarabbi, ben ruhumu Sana bu dünya hayatını yaşarken ulaştırmak istiyorum Ey Allah’ım!” dediğiniz zaman Allahû Tealâ o kalbinizden gelen dileği mutlaka işitmiştir. Derhal üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelliye başlar. Bu tecelli sizin mutluluğunuz için adımı atmak demektir. Allahû Tealâ tarafından sizin için bir ilk yapılmıştır.

Bu neyi sağlar? Bu mutluluğu sağlar. Çünkü Allahû Tealâ sizin talebinizi kalpten yapmanız halinde mutlaka alır. Eğer almışsa derhal harekete geçer ve şeytanla olan ilişkilerinizi bıçakla keser gibi bir anda keser. Keserse ne olur? Mutlu olursunuz. Allahû Tealâ diyor ki:

 

-24/NÛR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).

 

“Sakın şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Kim şeytanın adımlarına tâbî olursa, onlar şeytan tarafından münkerle ve fuhuşla emrolunurlar.”

Münker, Allah’ın söylediklerini inkâr etmektir. Fuhuş, Allah’ın yasak ettiği şeyleri yapmakla da emrolunur. Aynı zamanda bu fuhuş Allah’ın emrettiklerini yapmamayı da içerir.

Kişi inkâr etmekle, yalanlamakla ve fuhuşla emredilir.

Eğer siz Allah’a ulaşmayı dilemişseniz, bir mutluluk dalgası gelip sizi derhal kaplar. Allahû Tealâ derhal şeytanla ilişkinizi keser. Keserse ne olur? Şeytan sizi kötülüklere, Allah’ın yasak ettiği fiillere çağıramaz. Onun sesini artık işitmezsiniz.

Şeytan sizi Allah’ın emirlerini gerçekleştirmeye engel olamayarak mutsuzluğunuza sebebiyet veremez. İlişkiniz Allahû Tealâ tarafından kesilmiştir. Şeytan size ne münkerle ne de fuhuşla emredemez. Bunları size ulaştıramaz. Aranızdaki dalga boyu artık Allahû Tealâ tarafından sıfırlanmıştır.

Sonuç mu? Sonuç mutluluğu yaşamanızdır. Allahû Tealâ böyle bir ortamda sizi, nefsinizin afetlerine tâbî olmaktan mutlak olarak kurtarır. Böylece Allah’ın bütün güzelliklerini gerçekleştirirsiniz. Neden? Şeytanla ilişkiniz yok edilmiştir. Şeytan, sizi kötülüklere davet edemez, şeytan sizi Allah’ın yasaklarını işlemeye zorlayamaz, Allah’ın emrettiklerini yapmamaya da zorlayamaz. Artık o sizin için yoktur.

Ta ki Allahû Tealâ ruhunuzu Allah’a ulaştırana kadar. Mutlaka ulaştıracaktır. Çünkü Allah’ın verilmiş sözü var. Allahû Tealâ diyor ki:

 

-42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

 

“Allâhu yectebî  ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah dilediğini Kendisine seçer ve o seçtiklerinden kim Allah’a yönelirse, Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onu Kendisine ulaştırır.”

Bu kadar kesin bu kadar açık. Böyle bir dizaynda, Allah’a ulaşmayı dileme müessesine değer vererek bakın. O sizi mutluluğa mutlaka ulaştıracaktır. Şeytanla ilişkiniz kesildiği andan itibaren Allahû Tealâ mutluluğu size üst boyutta yaşatır. Belki de içinizden pencereleri açıp “Mutluyum!” diye haykırmak gelir. Bunun mânâsı; Allah’a ulaşmayı mutlaka dilemişsinizdir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’ya hamd eder şükrederiz ki; bunları bize öğretti ve bizi bunları size anlatmakla, öğretmekle vazifeli kıldı.

“Herşey çok mu güzel, yoksa bize mi öyle geliyor?” İşte o zaman onu söyleyeceksiniz. Allah’a ulaşmayı dilediğiniz andan itibaren, içinizden hep böyle söylemek gelecek. Çünkü kendinizi öyle hissedeceksiniz. Ne zamana kadar? Ta ki ruhunuzu Allah’a ulaştırana kadar. Bu Allah’ın bir hediyesidir, ni’metidir. Mutluluk hedefine sizleri ulaştırmakla Allahû Tealâ Kendini görevli hissetmektedir. Çünkü sözü vardır. Allahû Tealâ: “Kim Bana ulaşmayı dilerse, mutlaka onu Kendime ulaştırırım.” diyor.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, hepiniz için söz konusu olan şey Allah’ın güzelliklerini yaşamaktır. Allahû Tealâ hazır. Öyleyse Allah Kendine düşeni yapacak ama önce siz kendinize düşeni yapmak mecburiyetindesiniz. Yani Allah’a ulaşmayı dilemek mecburiyetindesiniz. Dilerseniz mutlaka Allahû Tealâ sizi Kendisine ulaştırır.

İşte böyle bir ortamda Allah’ın Zat’ına ulaşıncaya kadar geçecek devre içerisinde siz mutluluğu bütün boyutlarıyla yaşarsınız. Çünkü Allahû Tealâ şeytanla ilişkinizi kesmiştir. Mürşidinize ulaşır, tâbî olursunuz. Ruhunuz vücudunuzdan ayrılır, Allah’a doğru yola çıkar. Allah’a ruhunuz ulaşıncaya kadar saadetinizi hiçbir şey etkileyemez, siz mutlu bir insansınız.

İç dünyanızda kavga yok olmuştur çünkü ruhunuz, mürşidinize ulaştığınız zaman sizi terk etmiştir. Ondan evvel de Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda kavga yok olmuştur. Neden? Çünkü Allahû Tealâ, mutsuzluğunuzun temelini oluşturan şeytanın sizin üzerinizde vücuda getirdiği negatif etkileri, şeytanı devre dışı bırakarak bütünüyle yok etmiştir. Şeytan artık size bir zarar veremez, sizi mutsuz edemez sevgili kardeşlerim. Mutsuz etmesi mümkün değildir.

Öyleyse nefsle ruh arasındaki kavga, ruhunuz vücudunuzdan ayrıldıktan sonra sona ermiştir. Ama Allah’a ulaşmayı dilemekten, ruhunuzu Allahû Tealâ’nın sizden teslim aldığı noktaya kadar da mutlusunuz çünkü şeytanla ilişkiniz kesilmiştir. Şeytanla ilişkiniz kesildiği için kavgayı doğuran unsur yok olmuştur. Şeytan, nefsle ruhun arasında kavgayı devamlı körükleyen unsurdur.

Allah ile olan ilişkilerinizde iç dünyanızda mutluluğu yaşayacaksınız. Allah’a ulaşmayı dileyen her insan, bu mutluluğu büyük boyutlarda yaşar. Konunun geleceğini de tamamlasın diye, mürşidine ulaşsın, ondan sonra ruhu Allah’a ulaşsın ve ruhunu Allah’ın Zat’ında yok etsin diye Allahû Tealâ onu özellikle mutlu kılar. İşte böyle bir işlev söz konusudur.

Ama asıl mutluluk bunun ötesindedir. Daha sonra fizik vücudunuzu teslim edeceksiniz. Nefsinizin afetleri %81 azalacak. O zaman çok daha üst boyutta mutlu olacaksınız. Çünkü sizi mutsuz eden, nefsinizin afetleridir ama ne zaman daimî zikre ulaşırsanız nefsinizin kalbindeki bütün afetler yok olur. O zaman afetlerin yerini %98 fazl ve %2 de rahmet nuru alacaktır. O zaman siz gerçek anlamda bir büyük mutluğu yaşayacaksınız. Neden? Nefsinizle ruhunuz arasındaki kavganın bitmesi çok uzun bir devreyi alır. Hemen bir anda nefsinizin afetlerinin yok olması mümkün değildir. Nefsin afetleri ancak daimî zikirle yok olur.

Kim daimî zikrin sahibi olmuşsa, daimî zikrin sahibi olan kişi mutluluğu büyük boyutlarda yaşayan birisidir. Neden? Çünkü bu kişi, Allah ile olan ilişkilerinde muhtevayı mutluluk boyutunda sağlamıştır. Bütün afetleri yok etmiştir. Ona mutsuzluk verecek olan temel faktör afetler, bütünüyle yok olmuştur ve nefsin kalbi fazıllarla dolmuştur. Artık nefs, ruhun düşünce statüsündedir. Allah’ın bütün emirlerini zevkle yerine getiren, yasak ettiği fiilleri işlemeyen bir özellik taşıyacaktır.

Öyle bir dünya düşünün ki; içinizde hiçbir negatif faktör kalmasın. O zaman, işte o zaman içinizden gerçekten pencereleri açıp “Mutluyum!” diye bağırmak gelir. Çünkü sizi mutsuzluğa sürükleyebilecek olan bütün unsurlar şeytanla birlikte yok olmuştur. Şeytan da size tesir edemez. Nefsinizin afetleri de hiç kalmadıkları için size negatif, huzursuz olmanızı icap ettirecek bir telkinde bulunamaz, sizi huzursuz edemez.

Allah ile çok yakın bir ilişkiye girersiniz, nefsinizde afetler kalmadığı cihetle artık mutsuzluğu da yaşamanız söz konusu değildir. İşte o zaman iç dünyanızda nefsinizle ruhunuz arasındaki kavga %100 bittiği için bir büyük mutluluğun içindesiniz. Aynı sebeple nefsinizin afetleri yok olduğu için başka insanlarla ilişkilerinizde onları mutsuz edebilecek olan hiçbir şeyi yapmazsınız ve Allah’ın yolunda mutluluğu yaşarsınız.

İşte başkalarını huzursuz edecek olan hiçbir davranışın sahibi olmayan siz, mutluluğu iç dünyanızda da yaşarsınız, dış dünyanızda da. Neden? Çünkü başka insanları rahatsız edebilecek, huzursuz edebilecek olan davranış biçimleri sizden onlara ulaşmaz. Onlara görevlerini hatırlatırken onları üzecek bir davranış olmamasına dikkat etmeye başlarsınız. Daimî zikre ulaştığınız noktada artık kendinizden yana değilsiniz, başkalarıyla olan ilişkilerinizde ön planda siz yoksunuz, onlar var. Hayatınızı başkalarını mutlu kılmaya adarsınız, bütün gayretinizle insanların mutluluğu için yaşarsınız. Bu da sizin daha çok, daha çok, daha çok mutlu olmanızı sağlar.

İşte sevgili kardeşlerim, böyle bir ortamda bütün insanlara daha çok mutluluk vermek üzere gayrette olduğunuz için, o gayret de onların mutlu olmalarına sebebiyet verdiği için onları mutlu kılmaktan dolayı asıl siz mutlu olursunuz.

İç dünyanızda kavga bitmiştir. Nefsiniz artık afetlerden tamamen kurtulmuştur. Ruhunuz Allah’a ulaşmıştır ve iç dünyanızda sonsuz bir saadetin sahibi olmuşsunuzdur. O kadar mı? Hayır, o kadar değil. Konunun biraz daha ötesi de var. Dış dünyanızda başka insanlarla kavganız bitmiştir. Siz onlara düşman olamazsınız. Onlar size düşman olabilirler ama siz onlara düşman olamazsınız. Onlar hiçbir zaman düşmanınız safında yer almayacaklardır.

Allah ile olan ilişkilerinizde Allahû Tealâ’ya en büyük dostlardan biri olacaksınız. Ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah’a teslim eden bir insansınız. O zaman Allah’ın en çok sevdiği insanlardan birisiniz. En büyük dost Allah’tır ve Allah’ın en büyük dostları da ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim edenlerdir.

Kim nefsindeki bütün afetleri yok etmişse o kişi kısa süre sonra ihlâs makamına gelecektir. Ondan sonra da salâh makamına ulaşıp birçok mükâfat alarak iradesini de Allah’a teslim edecektir. Bu noktadan itibaren o kişi sonsuz kesintisiz bir mutluluğu yaşayacaktır.

Allah için yaşamalısınız ki; mutluluğu bütün boyutlarıyla yüklenebilesiniz, üstlenebilesiniz. Onun o müstesna saadetini yaşayabilesiniz. Unutmayın, Allahû Tealâ herkesin mutlu olmasını ister. Çünkü hedefi en üst boyutta mutluluğa ulaştırmak olduğu cihetle, o insanların ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de mutlaka Allah’a teslim etmelerini ister.

Allah’a ulaşan sadece ruhumuzdur. Fizik vücudumuz Allah’ın bütün emirlerini yerine getirip yasak ettiklerini işlemediği zaman Allah’a teslim olur. Nefsimiz için de durum aynıdır. Bütün emirleri yerine getiren, Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir hüviyete ulaştığı zaman insan, Allah’ın İndi’nde bir hüküm ifade eder, bir kıymettir. Mutluluğu da bütün boyutlarıyla yaşar.

O kişinin iç dünyasında bir mutluluk oluşmuştur. Dış dünyasında mutluluk oluşmuştur. İç dünyasındaki kavga bitmiştir. Dış dünyasındaki kavga da bitmiştir. Allah ile olan ilişkilerde en büyük saadeti yaşayan o insan odur. Çünkü Allahû Tealâ, onu daimî zikre ulaşamayanlardan çok daha fazla sever.

O kişi daimî zikrin sahibi olmuştur. Nefsinde afet kalmamıştır. Kalp gözü, kalp kulağı açılmıştır. Bunlar da o kişinin mutlu olması için yeni muhteşem sebeplerdir.

Kimin kalp gözü açılmışsa, Allah ona bütün gök katlarını ne zaman gösterecektir? Ne zaman irşad makamına ulaşırsa birer birer katlar gösterilir. Allah’ın Zat’ı da mutlaka gösterilir ve Allah’ın Zat’ını görmek, kâinattaki en büyük ni’mettir.

Sevgili kardeşlerim, görüyorsunuz ya mutlu olmak elinizde. İç dünyanızda, dış dünyanızda, Allah ile olan ilişkilerinizde anlaşmazlığın, kavganın sona ermesi hali; sizin mutluluğun üç ayrı cephede de bütününe sahip olmanız anlamına gelir. O zaman yaşamanın gerçekten sevinç verici, mutluluk verici muhteşem bir olay olduğunu yaşayacaksınız.

Allahû Tealâ’nın hepinizi bütün bu hedeflere ulaştırmasını, iç dünyanızda, dış dünyanızda ve Allah ile olan ilişkilerinizde sonsuz saadetlere ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

 

 

İmam İskender Ali  M İ H R

İSLÂM’DAN KOPAN KAVRAMLAR 7- ZİKİR VE EHLİ ZİKİR

SOHBETİN ADI: İSLÂM’DAN KOPAN KAVRAMLAR 7- ZİKİR VE EHLİ ZİKİR

TARİHİ: 31.05.2005

 

Konumuzun adı, İslâm’dan ve aynı zamanda Kur’ân’dan kopan kavramlardan ‘Zikir ve Ehli Zikir’
“Zikir nedir?” diye sorduğumuz zaman bize diyorlar ki: “Zikir hatırlamaktır.” “Ehli zikir nedir? Ehli zikir kimdir?” diye sorduğumuzda “Allah’ı hatırlayan ehli zikirdir.” diyorlar. “Ben Kur’ân okuyorum, Kur’ân bir zikirdir. Öyleyse ben Kur’ân okuyan olarak ehli zikirim, zikir sahibiyim.” Kur’ân kültüründen bu kadar yoksun insanlar, insanlara dîn dersi vermekteler.
Bundan belki 20 yıl evveldi. O zaman İstanbul Müftü Yardımcısı bir kardeşimizdi zannediyorum. Doçentti, şimdi profesör oldu. Ehli zikirden kendisine bahsettiğimiz zaman: “Ehli zikir benim, ben Kur’ân okurum. Kur’ân okuyan ehli zikirdir. Çünkü Kur’ân okumak, Kur’ân-ı Kerim’de zikir olarak geçiyor.” dedi. Söylediği doğru, Kur’ân gerçekte Kur’ân-ı Kerim’de “zikir” olarak geçiyor. Kur’ân bir zikirdir. Kur’ân okumak da bir zikirdir. Namaz kılmak da bir zikirdir. Ama asıl zikir Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye tekrar etmektir. İşte eğer insanlar Kur’ân’ı unutmuşlarsa, eğer dîn adamlarımız, dîn öğretenler zikri unutmuşlarsa, kendileri zikir ehli değilse, o zaman zikir ehli olmanın muhtevasını da bilemezler.
Öyleyse evvelâ “Kur’ân-ı Kerim’in en büyük ibadeti hangisidir?” diye soralım ve cevabını verelim. En iyisi bu değil mi? Elimizde doğruyu yanlıştan ayırt eden bir tane furkan var. O tek furkan Kur’ân-ı Kerim’dir. Her şey O’nda yargılanır. Başka nesnelerle Kur’ân yargılanmaz. Her söylenen söz, meselâ hadîsler; uydurma mıdır, mevzu mudur, değil midir, sağlam hadîs midir, senetli midir, sepetli midir? Her neyse, biz detayları bilmeyiz. Allahû Tealâ açık bir şekilde buyuruyor: “Kur’ân furkandır.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) de gene açık bir şekilde buyuruyor: “Bir gün Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur’ân’a bakın. Hiç bir hadîsim Kur’ân’a aykırı olmaz.” diyor.
Bu kadar uydurma hadîsin nasıl biraraya geldiğini anlamak gerçekten zor. Çünkü hadîsleri alıp da Kur’ân’la karşılaştırdığımız zaman bir çoğunun geçersiz olduğunu görüyoruz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de bunu çok iyi bildiği için, Kendi adına kim bilir ne kadar hadîsin uydurulacağını evvelden bildiği için ve Allah O’na söylediği için, O da önceden söylüyor bunu: “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur’ân’a bakınız. Hiçbiri Kur’ân’a aykırı olamaz.” diyor.
Ankebut Suresinin 45. âyet-i kerimesine gelin beraberce bakalım. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.

Münker, Allah’ın söylediklerinin inkâr edildiği standartlardır. Fuhuş da nefsimizin afetlerine tâbî olduğumuz her olaydır. Nefsimizin afetleri bizi hangi noktada yere yıkmışsa, yenmişse, hangi noktada nefsimize tâbî olup günah işlemişsek işte onların her birisi fuhuştur. Orada ne yapıyoruz? Orada ne yaptığımızı Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi söylüyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-45/CÂSİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) kıldı (çekti). Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Rab mevkiinde Allah var; emredici, emrine itaat edilen mürebbiye, terbiyeci. Bütün insanları en güzel standartlarda en güzele ulaştıracak olan Allah’tır. Bu insanlar ne yapıyorlar? Allahû Tealâ’nın emirleri var, onları yerine getirmiyorlar. Peki, Allah’ın emirlerini yerine getirmiyorsa neyi yerine getiriyorlar? O anda nefsinin hangi afetiyle alakalıysa o olay, o afetin talep ettiği şeyi gerçekleştiriyor. Hevasını yani nefsinin afetlerini, o olayda kendisine ilâh ediniyor. O olayda, Allah’ı Rab mevkiinden, emir ve kumanda mevkiinden çekip alıyor, nefsinin afetini Rabbinin yerine getiriyor. Onun emrini yerine getiriyor.
İşte Allahû Tealâ böyle insanlar için: “Onlar hevalarını kendilerine ilâh edinenlerdir.” Hevalarını kendilerine ilâh edinen insanları Allah onların ilimleri üzere dalâlette bırakır.” diyor.  İşte o âlim geçinen insanların büyük çoğunluğu, kendilerine insanların yazdığı kitaplarla ilim öğretilenlerdir. Asırlardan beri insanlar açıklamalar yapmışlar, itikadî konularda, muamelatta, akaidde, kelamda, her türlü dîni konuda hep insanlar yazmışlar çizmişler. Bunlar bugüne kadar ulaşmış. Ayrı ayrı gruplar tarafından genel kabul görmüş olanlar, az kabul görmüş olanlar, reddedilenler olmuş.
Bir grubun reddettiğini öbür taraf kabul ediyor. Böylece bir karmaşa dînde hüküm sürüyor. İşte ilimleri üzere Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesine göre Allah’ın dalâlette bıraktığı insanlar bulunuyor. Bu insanların işareti şudur: “Allah onların görme hassalarına (basarlarına) gışavet isimli perde çeker.” diyor. Sonra ne diyor? “Allah onların sem’î isimli işitme hassalarını mühürler. Allah onların kalplerini de mühürler.” Yani kalplerindeki idrak hassası da mühürlüdür.
İnsanlar o kadar çok şeyi unutmuşlar ki; kendilerini kurtuluşa ulaştıracak olan herşeyden, şeytan allem etmiş, kallem etmiş ellerini ayaklarını çektirmiş. İşte bunlardan birisi de zikirdir.
Zikir, hatırlamak mânâsına gelir.
1- Allah’ı zikretmek, Allah’ı hatırlamak mânâsına gelir.
2- Tekrar etmek mânâsına gelir. Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah…” diye tekrar etmek mânâsına gelir.
3- Bir mefhumun, bir kelimenin daha evvel geçtiğini, kullanıldığını da ifade etmekte de kullanılır. Meselâ “Yukarıda mezkur olan bu kelime.” cümlesi “Yukarıda zikredilmiş olan.” demektir. Yukarıda yazılmış olan şimdi hatırlatılıyor.
Zikir Allahû Tealâ’nın isminin “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye tekrarının da adıdır.
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın adını “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye zikretme müessesesi farz mıdır? Evet. Bu zikir, devamlılığı açısından zikir adını alır. Bu, günün bir kısmında Allah’ı ara sıra zikretmektir ve üzerimize farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

Zikrin Allah ismi kullanılarak gerçekleştirilmesi konunun temelidir. “ve tebettel ileyhi tebtîlâ: Herşeyden kesilerek Allah’ı zikret. Allah’a doğru yola çıkarak Allah’a ulaş.”
Allahû Tealâ bu ulaşmanın zikirle gerçekleşeceğini, Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde anlatıyor: “Allah’ın ismini zikret, Rabbinin ismini zikret.”
Rabbimizin ismi El-İlâh’tır. ‘El-İlâh’ kelimesi Türkçemizde “Allah” olarak değerlendirilir. Arapça’da da öyle. Öyleyse Allahû Tealâ, Allah kelimesinin tekrarıyla zikretmemizi istiyor. “Rabbinin ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.” Allah’a ancak bu yolla ulaşılabileceğini anlatıyor. Bu yolda bir faktörün kullanılacağını, onun adının da zikir olduğunu söylüyor. Yani bir insanın ruhunu Allah’a ulaştırabilmesi “Allah, Allah, Allah…” diyerek Allah’ın ismini ardarda tekrarıyla mümkündür.
Gördük ki ara sıra zikretmek farzdır. Hem de bu farz, Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde ruhunuzu Allah’a ulaştırıncaya kadar çoğalan bir hüviyet kazanıyor.
Peki, günün yarısından fazla zikretmek, her gün Allah’ı çok zikretmek, zikirsiz geçen zamandan daha fazla zikretmek üzerimize farz mıdır? Evet, o da farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.

“Öyle seviyede bir zikirle zikredin ki; bu çok zikir olsun, günün yarısından daha fazla zikir olsun.” Peki, yolun sonu nereye ulaşır? Yolun sonu daimî zikre ulaşır. Ulaşmanız lâzım gelen hedef daimî zikirdir. O zaman insan olarak yaratılmanın o müstesna saadetini bütün boyutlarıyla yaşarsınız. Siz insansınız, kâinattaki en üstün varlıklar.
Peki daimî zikir de üzerimize farz kılınmış mıdır? Evet. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”

Üç halde bulunabilirsiniz: Ya şu anda bizim oturduğumuz gibi oturuyorsunuz, ya bulunduğunuz yere yürüyerek geldiniz ve geldiğiniz gibi ayaktasınız, bir de gece yattığınız gibi yatıyor halde olabilirsiniz. Üç tane hal; ayakta olmak, oturuyor olmak, yatıyor olmak. Bir dördüncüsü yok. Allahû Tealâ üç halin üçünde de zikretmenizi istiyor.
Öyleyse bütün insanlar için çok zikir farz olduğu gibi neticede daimî zikre ulaşmak, daimî zikrin sahibi olmak, o da farzdır. Bir insan üç halde bulunabilir: Ayaktadır, oturuyordur, yan üstü yatıyordur.
Yan üstü yatmamız emrediliyor. Acaba yan üstü yatmanın zikirle bir alakası var mıdır? Kesin. Yatağınızı öyle bir şekilde dizayn etmelisiniz ki; kıble sağ tarafınızda kalmalı. Öyle bir şekilde uyumalısınız ki; yüzünüz sağ tarafa dönmeli, yan üstü yatmalısınız. Yüzünüz sağ tarafa yani kıbleye doğru olmalı ve sağ kulağınız yastıkta olmalı. Birazcık sağ kulağınızı yastığın üzerinde sağa sola oynatmanız gerekiyor. Bunu oynatmaktan muradınız nedir? Kulağınıza basınç sebebiyle kalbinizin atış ritmi ulaşacaktır. Bu yastığın üzerindeki o vaziyetinizi değiştirmeyin. Kalbinizde atan toplardamarın ve atardamarın ardarda vücuda getirdiği ses, birbiri arkasından gelir. Allah kelimesini “Allah, Allah, Allah…” diye kalbiniz tekrar etmektedir. İşte siz de uyumaya niyetlendiğinizden itibaren içinizdeki sesle buna iştirak edeceksiniz. Dilinizi kımıldatmayacaksınız. Ses de çıkarmayacaksınız. O sese paralel olarak dilinizi kımıldatmadan, ses de çıkarmadan kalbinizdeki sesle, kalbinizin sesiyle Allah’ın ismini tekrar edeceksiniz. Allah kelimesini söyleyeceksiniz. Ama diliniz kımıldamayacak. Allah kelimesini söyleyeceksiniz ama sesiniz çıkmayacak. Şimdi iç sesinizle dilinizi kımıldatmadan “Allah” deyin, ısırın dilinizi. Allah kelimesini defaatle söyleyebildiğinizi gördünüz. İşte ses çıkarmadan dilinizi de hareket ettirmeden, Allah kelimesini o zaman kalbinizin atışına paralel söyleyebilirsiniz. Kısa bir zaman sonra kalbinizin ritmiyle sesiniz eşitlenir.
İşte böyle bir olayı, kalbinizin sesini iç sesinizle gerçekleştirdiğiniz zaman, dilinizi kımıldatmadan zikirle uyuyun. Bir gün uyandığınız zaman da zikrinizin devam ettiğini göreceğiniz bir zaman parçası mutlaka oluşacaktır. Bir yere mutlaka ulaşacaksınız. İşte orası daimî zikirdir. Daimî zikir, kalbinden zikir yaparak uyuyan kişinin, uyandığı zaman kalbindeki zikrin devamını duyuyor olması halidir. Bu demektir ki uyuduğu sürece o kişinin kalbinin sesi hep “Allah, Allah, Allah…” diye dili kımıldamadığı halde devam etmiştir. İşte daimî zikir budur. Yatana kadar hep Allahû Tealâ’yı zikretmek, yatarken zikirle yatmak, işte bu daimî zikirdir. Bütün sahâbe daimî zikrin de sahibi olmuşlardır. Hem zikretmişler hem de daimî zikrin sahibi olmuşlardır.
Gördük ki zikir de farzdır, çok zikir, günün yarısından fazla zikir de farzdır, daimî zikir de farzdır. Gene gördük ki zikir Kur’ân-ı Kerim tilavetinden de namazdan da üstün bir ibadettir. Eğer size derlerse ki “Dînin direği namazdır.”, diyeceksiniz ki: “Doğrudur, dînin direği namazdır. Ama Allah’ı zikretmek dînin çadırıdır.” Öyleyse çadırsız bir direk yeterli olmaz. Allahû Tealâ Ankebut Suresinin 45. âyet-i kerimesinde açık bir şekilde buyuruyor ki:

-29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.

Allahû Tealâ; “ve le zikrullâhi ekber, Allah’ı zikretmek daha büyüktür.” diyor. Neden “Kuran’ı Kerim tilaveti olan zikirden daha büyüktür? Namaz adı verilen zikirden, ondan da daha büyüktür. En büyük ibadet Allah’ı zikretmektir.” buyuruyor?
Bizim sevgili dîn adamları namazı da zikir olarak kabul ettikleri için bu “ve le zikrullâhi ekber” ifadesini “Namaz en büyük ibadettir.” diye almışlar. İslâm’ın beş şartı arasında biliyorsunuz ki zikir yok. Ona ayak uydurabilmek için böyle bir ayak oyunu yapmışlar ve Kur’ân-ı Kerim’in bütün temel hükümlerini altüst etmişler.
Allahû Tealâ nefsinizi tezkiye etmeyi üzerinize farz kılıyor. Ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı üzerinize farz kılıyor. Allah’a ulaşmayı dilemek kaydıyla, bu ulaştırmayı Allahû Tealâ Kendisinin gerçekleştireceğini de garanti ediyor. Biz insanlardan istediği şey Allah’a ulaşmayı dilememiz. Allahû Tealâ ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı üzerimize farz kılıyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

Yani “Bu zikirle ulaşacaksın.” diyor. Öyleyse zikrin bizim ruhumuzu Allah’a ulaştırıcı bir hüviyeti olması lâzımdır. Nedir bu? Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-34/SEBE-2: Ya’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ yarucu fîhâ, ve huver rahîmul gafûr(gafûru).
(O, Allah) yere gireni ve ondan çıkanı, semadan ineni ve oraya yükseleni bilir. Ve O; Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir), Gafûr’dur (mağfiret eden, günahları sevaba çeviren).

Allah’ın katından gelen, yere giren, yerden çıkan, tekrar Allah’ın katına yükselen bu nesneler; nötrinolar, enerji partikülleridir. Bunlar Allah’ın katından gelirler, enerji yüklüdürler. Elektrona ulaşırlar. Elektronu döndürürler, ona spin verirler ve tekrar geriye dönerler. İşte bu sebeple Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Kâinatta hiç bir zerre yoktur ki her an Allah’ın adını tesbih eder olmasın. Ama siz bunu anlayamazsınız.”

-17/İSRÂ-44: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinn(fîhinne), ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûren).
7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O’nu (Allah’ı) tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Hakîm’dir, Gafûr’dur (mağfiret edendir).

Bu en küçük zerrenin adı bugünkü tabirle elektrondur. Bu elektronların her birisi mutlak olarak dönerler. Kendi spinleri vardır. Bu spin sayısınca dönerler ve her dönüşlerinde kendi lisanlarıyla Allah kelimesini tekrar ederler. Ama biz onun “Allah” kelimesi olduğunu anlamak yeteneğinin sahibi kılınmamışız.
İşte Allahû Tealâ’nın dizaynı. Bu gökten inen, yere giren, yerden çıkan, tekrar Allah’a geri dönen şey, nötrinolardır. Öbür taraftan, rahmet, fazl ve salâvât ismindeki üç ayrı nur vardır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-24/NÛR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).

zikir ve zikir ehli 2.bölüm

Allahû Tealâ: “Siz nefsinizi tezkiye edemezsiniz, Allah tezkiye eder.” diyor. Acaba Allahû Tealâ “nefsi tezkiye etmek” demekle neyi kastediyor? Nefsinizin kalbinin yarısından fazlasını Allah’ın nurlarıyla dolmasını kastediyor. O nokta, nefs tezkiyesi noktasıdır. Allah ile olan ilişkilerinizde nefsin tezkiyesidir.
Allah’a ulaşmayı diliyorsunuz. Allah size Rahîm esmasıyla tecelli ediyor. Kör, sağır ve dilsiz bir insanken insanlar, gören, işiten ve idrak eden oluyorlar. Kimi gören, işiten ve idrak eden? İrşad makamını gören, işiten ve idrak edenler oluyorlar.
İrşad makamını irşad makamı olarak görmeye başlayan, onun söyledikleri irşad makamının sözleri olarak yerli yerine oturtabilen, idrak eden ve kalbine indirip onun mânâsını yerli yerine koyan, oturtan kişinin kalbine Allahû Tealâ ulaşıyor. Kalbini Allah’a çeviriyor. Sonra o kişinin göğsünü yarıyor, şerh ediyor. O kişiyi teslimlere hazırlıyor. Bu maksatla ruhun, vechin, nefsin, iradenin teslimi için o kişinin göğsünden kalbine nur yolu açıyor. Nur yolu açılınca Allah’ın katından ikişer ikişer nurlar gelecektir. Allah’ın katından bu nurları nefsin kalbine getirecek, celbedecek olan ibadetin adı zikirdir. Kur’ân-ı Kerim’in en büyük ibadetidir. Namazdan da, Kur’ân-ı Kerim tilavetinden de daha büyük bir zikirdir, zikirlerin en büyüğüdür. (Ankebut-45)
 Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Kim Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona şeytanı musallat deriz.”

-43/ZUHRÛF-36: Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Ve kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur.

Nefs tezkiyesi şeytanın musallat olmaması açısından son derece önemlidir.
Allahû Tealâ: “nukayyıd lehu şeytânen ona şeytanı musallat ederiz.” buyuruyor.
Zamanımızda unutulmuş olan zikir müessesesi ne sağlar? Eğer kişi bu safhalardan geçmişse, Allah onun göğsünü yarmışsa, göğsünden kalbine nur yolu açmışsa ne oluyor? En’am Suresinin 125. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.

Şerh etmek, yarmak demektir. Allahû Tealâ, kişinin kalbini niçin yarıyor? Allah’ın katından gelen, rahmetle fazl ve rahmetle salâvÂt nurlarının; iki çift nurun, o kişinin kalbine ulaşması için. Allahû Tealâ bu ulaşmayı, sadece bir çift nurun geldiği noktadaki ulaşmayı Zumer Suresinin 22. ve 23. âyet-i kerimelerinde şöyle açıklıyor:

-39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

-39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin)
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-fazl ve salâvât-rahmet), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.

Allah: “Kitab’a müteşabih olarak ihdas ettiklerini ikişer ikişer indirir.” diyor. Bunlardan biri rahmetle fazl, ikincisi rahmetle salâvâttır. Rahmet nurları kargo uçaklarıdır. Aynı zamanda da nur hüviyetindedirler. Fazl ve salâvât ise uçakların taşıdığı yüktür.
O kişi zikir yapıyor. Allah’ın katından gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât nurları, o kişinin göğsüne giriyor. Allah’ın göğsünden kalbine açtığı yolu izleyerek, yarıktan girerek, kalbe ulaşıyor. Kalbin içine sadece %2’ye kadar rahmet sızabiliyor.
Allah’a ulaşmayı dilemiş, henüz mürşidine ulaşmamış bir kişide Allah işlemlerini gerçekleştirmiştir. O kişinin kalbinin nur kapısını Allah’a çevirmiş, göğsünü yarmış, göğsünden kalbine nur yolu açmış, kişiyi mürşidine ulaşacak hale getirmiştir. İşte bu noktada bu kişi zikir yapıyor. Zikir yaptığı zaman Allah’ın katından sadece rahmetle fazl isimli iki nur o kişinin göğsüne geliyor. (Henüz rahmetle salâvât nurları gelmiyor.) Göğsündeki yarıktan geçerek kalbe ulaşıyor. Kalbin içine rahmet nuru girmeye başlıyor. Bu rahmet nuru %2’ye ulaştığı zaman, o kişi huşû sahibi oluyor. İlk %2 nur, rahmet nurudur. Gelen nurların öncüsü rahmet nurudur. Neden? Çünkü bu işlem Allah’ın Rahîm esmasıyla tahakkuk ediyor. İşte Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde Hz. Yusuf buyuruyor:

-12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye edendir).

Ne zaman Allah’ın bir kişiye Rahîm esmasıyla tecellisi başlar? Allahû Tealâ, o kişi sadece Allah’a ulaşmayı dilediği zaman Rahîm esmasıyla tecelliye başlar. Bu tecelli kişide, 7 tane furkan oluşturur. Bu 7 furkan ile kör, sağır ve dilsiz olan o kişinin görmesi mümkün olmuştur, işitmesi mümkün olmuştur ve irşad makamını idrak etmesi mümkün olmuştur. Buradaki körlük, sağırlık, dilsizlik ve idraksizlik manevî alandaki olaylara yöneliktir. Kişinin kalbine %2 rahmet nuru girdiği zaman, o kişi mürşidine ulaşmak için gerekli olan standarda sahiptir. Huşû sahibi olmuştur ve hacet namazını kılar. Bu noktada olan kişiye Allah mutlaka mürşidini gösterir. Allahû Tealâ mürşidini kime gösteriyor? Allahû Tealâ’dan 12 tane ihsan alan kişiye gösteriyor.
Mürşide ulaşan kişi o mürşide tâbiiyetini gerçekleştiriyor. Tâbiiyet gerçekleşir gerçekleşmez, Allahû Tealâ kişinin kalbine îmânı yazıyor, başının üzerine de devrin imamını gönderiyor. Neden? Devrin imamının ruhu o kişinin ruhuna diyor ki: “Senin Allah’a mülâki olma günün, yevm’et telâkın geldi, vücudu terk et Allah’a geri dön. İşte Allah’ın sana verdiği temel emir budur. Sen bir emanetsin. Allah’ın Zat’ına dönmek mecburiyetindesin. Senin görevini biz üstleneceğiz.” Devrin imamının ruhu Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesine göre kişinin başının üzerine gelip yerleşiyor.

-40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

İşte bu noktada kişinin nefs tezkiyesine başlaması söz konusudur. Bu kişi mürşide ulaştıktan sonra  “Allah, Allah, Allah,…” diye ister sesli, ister sessiz zikretsin ama elindeki tesbihle beyaz bir örtünün altında (bunun adı “vird”dir) zikre başlayınca, Allah’ın katından, rahmetle fazl ve rahmetle salâvât isimli iki gurup nur gelir. Bu nurlar göğse gelirler. Göğüsten şifreli yolu takip ederek kalbe ulaşırlar ve kalbin içine girerler. Allahû Tealâ Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesine göre kalbinin içine îmânı yazar ve o kişinin üzerine Allah’ın katından nur gönderilir:

-58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve âhiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

Allahû Tealâ’nın katından gelen ruh, o kişinin başının üzerinde yerini alır. O kişinin ruhu vücudundan ayrılır ve kişi hangi mürşide tâbî olmuşsa onun dergâhına ulaşır. Orada kısa bir zaman kaldıktan sonra ana dergâha ulaşır ve ana dergâhtaki 10’arlık sıralardan birinde yerini alır.
Kişi zikri arttırmaya başlar. Nefsin kalbinde %7 nur birikince, ruh zemin kattan 1. kata ulaşır. İkinci defa %7 nur birikiminde 2. kat, 3., 4., 5., 6., 7. defa %7 nur birikimlerinde ruh 7. kata ulaşır. 7. katın 7 tane âlemini sağdan sola doğru geçer ve Sidretül Münteha’ya ulaşır. Oradan da Allah’ın Zat’ına ulaşır ve Allah’ın Zat’ında yok olur. Ulaştığı nokta 21. basamaktır, yok olması 22. basamaktır. Allahû Tealâ buraya kadar olan bütün konuları kim Allah’a ulaşmayı dilemişse garanti etmiştir.
Alahû Tealâ: “Siz sadece Bana ulaşmayı dileyeceksiniz. Sizin ruhunuzu kendime Ben ulaştıracağım. Ama bunun için zikir yapmanız şart. Eğer zikri sevmezseniz, namazı sevmezseniz, orucu sevmezseniz, bunları Ben size sevdireceğim.” diyor. Çünkü garanti ediyor. Garanti ettiğine göre mutlaka sevdirecek. Çünkü Allah’ın başarmaması mümkün değildir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişinin ruhu mutlaka Allahû Tealâ tarafından Kendisine ulaştırılır.
14. basamakta başlayan bu olay, nefsin kalbinde 7 defa %7 defa fazl birikimiyle; Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye kademelerini geçmek, nefs tezkiyesini oluşturur. Ve ruh 7 tane gök katını aşarak Allah’ın Zat’ına ulaşır. Bu vuslattır. Ruh Allah’a vasıl olmuştur. Allah’ın Zat’ında yok olur.
21. basamak ulaşma, 22. basamak ruhun Allah’a teslimidir. Bu noktadaki zikir 33 bin zikirdir. 7 tane gök katı aşılmıştır. Bu kişinin 1. gök katına kadar olan zikri 15 bindir. Ondan sonra ikişer bin ikişer bin yükselir. 17, 19, 21, 23, 25, 27, 29, 31, 33 bin zikirde ruh Allah’a ulaşır. Bu teslimlerden birincisidir. Kişi henüz 33 bin zikirdedir.
Zikrini arttırabilirse o kişi günün yarısından daha fazla zikre ulaştığında zühd sahibi olacaktır, zahid olacaktır. Nefsinin kalbinde %81 nur birikimini sağladığı zaman o kişinin fizik vücudu Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren bir form kazanır. Yasak ettiği hiç bir fiili işlemez. Ama nefsinin kalbinde hâlâ %19 karanlık vardır. Bu kişi zikir ehli olmuş mudur? Hayır, olmamıştır. Daha çok zikredecektir. Daimî zikre ulaşacaktır. Daimî zikre ulaştığı zaman o kişinin adı ulûl’elbabtır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyordu:

-3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”

Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim, ulûl’elbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.”
Öyleyse ulûl’elbab dediğimiz kişiler daimî zikrin sahipleridir. Gördük ki daimî zikir farzdır. Gördük ki daimî zikrin sahipleri ulûl’elbabtır. Öyleyse bunların adı nedir? Bunların adı ehli zikirdir. Allahû Tealâ: “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” diyor. İşte Allahû Tealâ’nın bu ifadesi aslında çok önemli bir şeydir. Bizim zamanımızın sevgili dîn adamlarının da hiç anlayamayacağı bir şeydir. Bu kafayla giderlerse hiç yaşayamayacakları bir şey. Zikir ehli daimî zikrin sahibi olan kişidir. Daimî zikrin sahibi olan kişinin 7 özelliği vardır:

  1. Bu kişi daimî zikrin sahibidir.

Daimî zikrin sahibi olursa ne olur? O kişinin kalbinde hiç afet kalmaz. Neden? Çünkü Rabbanî kapı açıktır. Oradan rahmet nurları, fazl ve salâvât nurları kalbi her an pırıl pırıl aydınlık tutarlar. Rahmet fazl ve salâvât nurları zülmanî kapıya kadar inen Rabbanî kapıdaki mührün, zülmanî kapıyı kapatmasını sağlar. Bu nurlar ardarda onun üzerine baskı yaparlar. O kapıyı kilitleyecek noktaya onu ulaştırırlar. Bu zikirlerin neticesi olan nurların oraya baskısı sebebiyle kalbin zülmanî kapısı devamlı kapalıdır. Kalp de %100 nurlarla dolmuştur. Zülmanî kapı kapalı olduğu için tekrar oraya dönmesi hiçbir zaman mümkün değildir. O kişi hayatta olduğu sürece daimî zikrin sahibi olacaktır.
Öyleyse kişi daimî zikrin sahibidir.

  1. Kalbi %100 pırıl pırıl Allah’ın nurlarıyla doludur.
  2. Allah onun kalp gözünü mutlaka açar.
  3. Allah onun kalp kulağını mutlaka açar. Allahû Tealâ, kişinin durumuna göre birçok şeyler gösterir.

Bu dört temel şart kişiye, üç tane de vasıf şartı kazandırır. Bunlara sonuç şartı da diyebiliriz:

  1. Ehli tezekkür olmak. O kişi ehli zikir, ehli tezekkür olmuştur. Allah ile her zaman her konuyu konuşabilir.
  2. O kişi ehli hayır olmuştur. Daimî zikrin sahibi olduğu için daima zikretmektedir. Devamlı derecat kazanmaktadır. Hiç derecat kazanmadığı bir nokta yoktur. Hem de daima 1’e 700 kazanacaktır.
  3. Kişi ehli hikmettir. Hikmet ehlidir. Âyetlere baktığında o âyet 28 basamağın hangisine tekabül ediyorsa onu derhal görür. Hangi basamağa ait olduğunu hemen söyler. Bu yetkinin sahibidir. Eğer bu kişi hakem veya hâkim olursa o zaman da mutlaka kararlarını adaletle verecektir. Çünkü mutlaka Allah’tan sorarak neticeye gider.

Allahû Tealâ buyuruyor:

-21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.

            “İşte ehli zikir olan kişi odur; “fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn” buyuruyor. “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” Zikir ehlinin Kur’ân’daki adı ulûl’elbab’tır. Lübblerin sahipleridir. Gördük ki lübblerin sahipleri ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredenlerdir.
Görüyorsunuz mozaiğin bütün kareleri yerli yerine oturuyor. Herşey yerli yerinde. İşte böyle bir dizaynda kişi daimî zikrin sahibi olmuştur, ehli zikir olmuştur. Allah ile her zaman konuşur. Şimdi bu hüviyetin neyi içerdiğine bakalım. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlih(te’vîlihi), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
O (Allah) ki; Kitab’ı, sana O indirdi. O’ndan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, (Levhi Mahfuz’daki) ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. Diğerleri ise müteşabih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab’)ın müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan rasihun (rüsuh sahipleri) ise derler ki: “O’na îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir.” Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûl’elbab tezekkür edebilir.

İşte o ulûl'elbab, daimî zikrin sahipleri bunu tezekkür edebilir. Neden? Çünkü onlar ehli tezekkürdür, ehli zikirdir. Allah’tan soracak, cevabını alacaktır.
Kur’ân’da unutulan iki kavram, hem zikir kavramı yok olmuş hem de ehli zikir kavramı yok olmuştur. Öyle ki, hep o sevgili kardeşimizi hatırlarız, şimdi profesör olan o sevgili kardeşimizi. Diyor ki: “Ben Kur’ân okurum, ben de ehli zikirim. Kur’ân bir zikirdir, öyleyse ben de ehli zikirim.” Sözlerimizi bir kulağından giriyor, öbür kulağından çıkıyor. Allahû Tealâ bu zavallı insanlara ilim versin diye dua ediyoruz inşaallah. Asıl önemlisi hidayet versin.
Ne yazık ki dîn adamları kadrosunu oluşturanların büyük, çok çok büyük bir kısmı Allah’ın âyetlerinden haberdar değiller ve kendilerini âlim olarak değerlendiriyorlar ama aslında gerçekten acınacak durumdalar. Ateşe çağıran imamlar durumundalar. Allahû Tealâ taksiratlarını affetsin.
Zikir ve ehli zikir müessesesini, Kur’ân’dan kopan bir büyük hakikati beraberce tezekkür ettik. Bizim şu üniversitelerimizdeki öğretim kadrolarına baktığınız zaman, daimî zikrin sahibi olan hiç kimseye rastlayamazsınız. Hatta zikredenler nadirdir. Sanki Kur’ân-ı Kerim onlar için inmemiş. Sanki Allahû Tealâ: “Daimî zikre ulaşın.” dememiş. Diyorlar ki: “Biz görevimizi yaparız. Sen bize karışma.” Bizim karışmamız onların söylediği mânâda bir karışma değildir. Biz Allah’ın emirlerine davet ediyoruz ki bu emirlerden birisi de zikirdir ve daimî zikirdir. Öyleyse Allah davet ediyorsa, bugün biz Allah’ın davetini açıklamakla vazifeli olan kişiyiz. Hidayeti Allahû Tealâ uhdemize verdi. Öyleyse bundan sorumlu olan biziz. Dîn adamlarının da hidayetin dışında kalması bizim onlara da ihtarda bulunmamıza sebebiyet verecektir. Nitekim bu gerçekleşmiştir.
Birkaç yılda hidayetin yalnız bu ülkede değil, Türkiye’de değil bütün dünyada öğrenildiğine şahit olacaksınız. Güç devre tamamlandı, hidayet çağına giriş tamamlandı. Artık gelişme çağındayız.

 

İmam İskender Ali  M İ H R

 

Allah'a ulaşmayı dilemek

SOHBETİN ADI: İSLÂM’DAN KOPAN KAVRAMLAR 1- ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMEK

TARİHİ: 03.05.2005

 

Konumuz: İslâm’dan Kopan Kavramlar.
Bu defa sizlere, İslâm’dan kopan kavramların bir tanesinden olan, Allah’a yönelmekten; bir başka ifadeyle, Allah’a ulaşmayı dilemekten (ruhunu hayatta iken Allah’a ulaştırmayı dilemekten) bahsetmek istiyoruz.
Hepinizin bildiği gibi, dînler yoktur. Bir tek dîn vardır. Hz. Âdem’den Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar gelen tek bir dîn vardır. Hristiyanlık diye, Yahudilik diye ve İslâm diye ayrı ayrı dînler olmamıştır.
İslâm, Hz. İbrâhîm’in “hanif” dîninin adıdır. Hanif ise, İslâm anlamına gelmektedir, Allah’a teslim olmak anlamına gelmektedir. Hz. İsa’nın zamanında yaşanan dîn de Hz. Musa’nın zamanında yaşanan dîn de yine Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Allahû Tealâ diyor ki: “Sana verdiğimiz şeriatla Hz. İsa’ya verdiğimiz şeriat, Hz. Musa’ya verdiğimiz şeriat, Hz. İbrâhîm’e verdiğimiz şeriat, Hz. Nuh’a verdiğimiz şeriat birbirinden farklı şeriatlar değildir. Hepsi aynı şeriattır.”
Şeriattan neyi kastettiğini de Allahû Tealâ açıklığa kavuşturuyor:
1. özellik, dîni ayakta tutmak,
2. özellik, dînde fırkalara ayrılmamak. Yani “Tek bir fırka oluşturacaksınız.” diyor Allahû Tealâ. İşte konumuz da bu tek fırkanın oluşturulması.
Hz. İbrâhîm, Hz. Musa’dan da Hz. İsa’dan da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den de daha önce yaşamış olan bir peygamberdir. Allahû Tealâ Hz. Nuh’a verdiği şeriatı önce Hz.İbrâhîm’e vermiştir. Hz. İbrâhîm’e verdiği şeriatı da daha sonra bu üç peygambere vermiştir. Hepsi aynı şeriatı yaşamışlardır. Allahû Tealâ bu beş peygambere, “ulûl’azm peygamberler” diyor.
Bu peygamberlerin yaşadığı dizayna biraz daha yakından bakarsak, Hz. İbrâhîm’in hanif dînini görürüz. Allah’a teslim dînini görürüz. Bu dînin esasları şunlardır:
1- Vahdet. Tek Allah’a inanmak, Allah’ın tekliği (Vahdet-i Vücut da tek vücut demektir).
2- Tevhid. Tek olan Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir fırka.
3- Teslim. Ruhu, vechi (fizik vücudu), nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek.
İşte kâinatın dîni bunlardan ibarettir. Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek dînin temelidir. Bütün bu teslimlerin başlayabilmesi ise bir taleple %100 ilişkilidir. Dînin olmazsa olmaz şartı; mevcut olmazsa insanları mutlak cehenneme götürecek olan şartı: Allah’a yönelmek, Allah’a münîb olmak veya âmenû olmak, Allah’a ulaşmayı dileyen bir inanan kişi olmaktır. Allah’a ulaşmayı dileyen bir mü’min olmaktır.
Âmenû kelimesi, hem Allah’a ulaşmayı dilemeyen inananlar için kullanılmaktadır hem de Allah’a ulaşmayı dileyenler için kullanılmaktadır. Bunu âyet-i kerimelere baktığımız zaman hemen görmek mümkündür. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

Anlıyoruz ki buradaki “takva sahibi olmak” Allah’a inanmanın ötesinde bir olaydır. Çünkü Allahû Tealâ bu âyet-i kerimede, âmenû olanlara, inanan birisine seslenmektedir. Eğer o kişi takva sahibi değilse, gideceği yer cehennemdir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.

Takva sahibi olmayan kişilerin cennete girmesi mümkün değildir. Acaba kimler takva sahibi olamazlar? Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ kesin olarak bunun cevabını veriyor:

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

Kişi Allah’a yönelmedikçe takva sahibi olamaz. Bu 1. takvadır. Takva sahibi olabilmek için Allah’a yönelmek (Allah’a ulaşmayı dilemek) gerekir. Allahû Tealâ böyle olduğunu söylüyor. Zaten, sadece takva sahiplerinin gideceği yer cennettir. Allahû Tealâ âyet-i kerimenin devamında: “Böyle yap ki, namaz kıl ve müşriklerden olma.” diyor. Yani, kişi takva sahibi olmazsa, o müşriklerdendir. Müşriklerin gideceği yer muhakkak ki cehennemdir. Rum Suresinin 32. âyet-i kerimesinde şöyle devam ediyor:

-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), fırkalara ayrılanların 73 fırka olduğunu, bunlardan 72’sinin cehenneme gideceğini; bir tek fırkanın kurtuluşa ulaşacağını söylemektedir. O tek fırka, şirkte (bu şirk, gizli şirktir) olmayanlardır, bunlar Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir.
“Allah’a ulaşmayı dilemek” kavramı, son derece önemli bir kavramdır. Kişiyi cehennemden cennete alır ve kişiyi takva sahibi yapar. Rum-31’de, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin şirkten kurtulduklarını ve şirke düşmediklerini görüyoruz. Şirkte değillerse; Allah’a ulaşmayı dileyerek şirkten kurtulmuşlarsa, onların gidecekleri yer cennettir. Yetmez, Allahû Tealâ onları Kendisine ulaştıracağına dair de kesin bir söz vermiştir.
Allah’a ulaşmayı dilemek veya dilememek; cenneti seçmek veya cehennemi dilemek mânâsına gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de Enfal-29’da geçen âmenû olan kişi, takva sahibi değildir. Kurtuluşa ulaşabilmesi, takva sahibi olması şartına bağlıdır.
Takva sahibi olmayan bir kişi şirktedir. Takva sahibi olmayan kişi küfürdedir. Kişi Allah’a inansa da küfürden kurtulamamıştır. Allah’a inanmak, hiç kimse için bir kurtuluş değildir. Ama hurafelerin devreye girdiği bir standart görüyoruz. Bu hurafe: “Kalbinde zerre kadar inanç olan bir kişi, cehennemde cezasını çektikten sonra cennete girer.” Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in böyle bir hadîsi olduğu söylenmektedir. Oysa böyle bir hadîsin olduğu doğru değildir. Böyle bir hadîs mevzû bir hadistir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) açık bir şekilde buyurmaktadır ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur’ân’a bakın. Hiçbir hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz.”
Kur’ân’a baktığımız zaman, 29 âyet-i kerimede, cennete girenin orada devamlı kalacağı ya da cehenneme girenin orada devamlı kalacağı, ebediyyen kalacağı ifade ediliyor. Allahû Tealâ ister “ebedî” kelimesini kullansın, ister “orada devamlı kalacaklardır” desin; ikisi de “oradan bir yere ayrılmamak” demektir. Bunun başka bir ifadesi var mıdır?
Bu insanlarda bir hastalık vardır. Asırlardan beri birtakım yanlış şeyler gerçekleşmiştir. Kur’ân-ı Kerim’i bilmeyen insanlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîslerini Kur’ân hükümlerinden önde tutmaya başlamışlardır. Bu durum Kur’ân’dan haberdar olmadıkları içindir. Hadîsin doğru olduğuna inanmışlardır ve hiç Kur’ân’la karşılaştırmamışlardır.
10 asırdan bu yana geçen zamanda, Kur’ân tamamen saf dışı kalmıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den Kur’ân’ı öğreniyorlardı. Kur’ân’ın hem lafzını hem de bu lafzın altında yatan Kur’ân’ın 7 ruhunu öğreniyorlardı. Ve şimdi en az 10 asırdan bu tarafa dîn öğretimi, Kur’ân öğretiminin tamamen dışında kalmıştır. İnsanları korkutmuşlar ve şöyle demişlerdir: “Siz Kur’ân’ı anlamaya çalışmayın, çarpılırsınız ha! Kur’ân’ı öğrenmek, öyle kolay değildir. Siz Kur’ân-ı Kerim’i boş verin. Büyükleriniz ne yazmışsa onu öğrenin. Size o kadarı yeter.” Tıpkı şimdi orta yolu izleyenler gibi… “Ne fazlasına git, ne eksik yap; ama sen orta yolda git.” Orta yoldan gitmek isteyen insanlar “Ne yapmam lâzım?” diye sorduklarında, onlara şöyle cevap veriyorlar: “Namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git, kelime-i şahadet getir (bunların hepsi de gerçekten farzdır). Ve böylece İslâm’ın 5 şartını uygula, doğru cennete gidersin.”
Biz de diyoruz ki: Kimse İslâm’ın 5 şartıyla cennete gidemez! Allahû Tealâ Zariyat Suresinin 56. âyet-i kerimesinde insanları niçin yarattığını söylüyor:

-51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn(ya'budûni).
Ve Ben, insanları ve cinleri, Bana kul olsunlar diye yarattım.

Allah’a kul olmak, Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimseye nasip olmaz. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler, Allah’a kul olabilirler.
“Âmenû olmak” ifadesine geri dönersek; Kur’ân-ı Kerim’de tam 7 tane âmenû kademesi görürüz:

  1. Allah’a ulaşmayı dilemek 1. kademe âmenû olanlar için,
  2. Mürşide ulaşıp tâbî olmak, 2. kademe âmenû olanlar için,
  3. Ruhu Allah’a ulaştırıp teslim etmek, 3. kademe âmenû olanlar için,
  4. Fizik vücudu teslim etmek, 4. kademe âmenû olanlar için,
  5. Nefsi teslim etmek, 5. kademe âmenû olanlar için,
  6. Muhlis olmak, 6. kademe âmenû olanlar için,
  7. İradeyi Allah’a teslim etmek, 7. kademe âmenû olanlar için geçerlidir.

Her biri âmenû kelimesiyle ifade edilmektedir.
Sadece cehenneme  giden âmenû olanlarla, cennete giden âmenû olanları ayırt ettiğimizde gördük ki; Enfal-29’daki kişi cennete giden âmenû olan kişi değildir. Çünkü takva sahibi değildir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle değil mi?

-10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

-10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti), lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.

İşte âmenû olanlardan takva sahibi olanlar buradadır. Buradaki takva ilk takvadır çünkü Allahû Tealâ: “Onlara korku yoktur.” diyor. Eğer korku olsaydı, o zaman onların gideceği yer cehennem olacaktı. Cehennem korkusuna sahip olacaktı. O zaman, o âmenû olan kişi cennete girebilen birisi olmayacaktı. Burada Allahû Tealâ açıkça: “Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” diyor.
İki nevi insan vardır. Allah’a ulaşmayı dilemenin dışında, Allah’a inanan ve inanmayanlar. İnanmayanlar mutlaka cehenneme gideceklerdir. Ama inananların da Allah’a ulaşmayı dilemeyen kesimi; Allah’a inanmasına rağmen hatta ibadetlerini yapmalarına rağmen, gene ne yazık ki cehenneme gideceklerdir.
İşte burada Allah’a ulaşmayı dilemenin Allah’ın indinde ne kadar büyük bir kavram olduğunu sizlere anlatmak için, elimizden ne kadar önemli bir şeyin kopmakta olduğunu anlatmak için bunu söylüyoruz: Kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse ne olur?
1- O kişinin gideceği yer cehennemdir.
2- O kişi Allah’ın âyetlerinden gâfildir.
Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

-10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

O kişi ne yaparsa yapsın, hiçbir şey ifade etmez. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin cehennemden kurtulması mümkün değildir. O kişi, hangi tür diplomanın sahibi olursa olsun Allah’ın âyetlerinden gâfildir. Yeter mi? Hayır, yetmez. Burada sadece iki özellikten bahsettik. Şimdi Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin diğer özelliklerinden de bahsedelim:
3- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi takva sahibi değildir.
4- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi şirktedir.
Bu özellikler de cehenneme gitmenin işaretleridir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

Bunlar müşriklerdir. 73 fırkadan, ne yazık ki 72’sini müşrikler oluşturacaktır ve şu anda da oluşturmuş durumdadır. Dünya üzerinde 72 fırka tespit edilmiş durumdadır. Ayrı ayrı dînler, ayrı ayrı inançlar vardır. Bu konunun incelemesini yapanlar, her tür inancı konunun içine almışlardır. Fırkaların her birinin içinde, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu küçük gruplar bulunmaktadır ki; onlar 73. fırkayı oluşturuyorlar.
İşte Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi, başlangıçta iki özelliğin sahibiydi (gideceği yer cehennemdi, Allah’ın âyetlerinden gâfildi), şimdi iki özellik daha ilave edildi (takva sahibi değil ve şirkte olmak). Bu kadar mı? Hayır. Allahû Tealâ böyle insanlar için, ayrı ayrı açılardan birçok konuyu birden gündeme getiriyor.
5- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi şeytanın kuludur. Allah’ın kulu değildir. İşte Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesi:

-39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Sahâbe, tagutun (insan ve cin şeytanların) kulu iken, Allah’a ulaşmayı dilemişler ve tagutun kulu olmaktan kurtulup, Allah’ın kulu olmuşlardır. Onlara hem cennet müjdesi hem de dünya müjdesi vardır. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisi, Allah’ın kulu değildir; tagutun kuludur.
6- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi aynı zamanda şeytanın dostudur. Allah’ın dostu değildir. Allah’ın dostu, Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerdir. Allahû Tealâ, mü’minlerle kâfirlerin mukayesesini Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde şöyle ifade etmiştir:

-2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

Allahû Tealâ diyor ki: “Allah âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerin) dostudur.” Bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemeseydi tagutun dostu olacaktı. Ama burada, Allah’ın dostu olan mü’minlerden bahsediyor. Âmenû olanların içinden, Allah’ın dostu olan kişilerden bahsediyor. Yani Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerden bahsediyor. Allahû Tealâ: “Allah onların dostudur. Onları (onların kalplerini) zulmetten nura çıkarır.” diyor.
Kalplerini zulmetten nura çıkardığı kişilerin dışında da elbette birileri vardır. Allahû Tealâ âyet-i kerimenin devamında onlardan da bahsediyor ve şöyle buyuruyor: “Ve o kâfirler ki tagutun dostudurlar. Onlar da tagut tarafından nurdan zulmete götürülürler.”
Öyleyse “kâfirler” ifadesi açık olarak âyette geçtiğine göre tagutun dostları kâfirlerdir. Diğerleri mutlaka mü’minlerdir. Allah’ın dostu olduklarına göre, kalpleri zulmetten nura ulaştığı cihetle, bunlar Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir. Mürşidlerine ulaşmışlar ve tâbî olmuşlar, ruhları Allah’a doğru yola çıkmıştır ve Allah’a ulaşmıştır. Kalpleri %100 zulmetle doluyken, %51 nura kavuşmuştur (Allah’a ulaştığı yere kadar anlatılıyor). Bundan sonra bu kişiler tagut tarafından kandırılmış ve kalplerindeki Allah’ın nurları, onlar Allah’a ulaşmayı dilemekten vazgeçtikleri için, zikirleri yavaş yavaş azaldığı için, Allah’ın koruyucu kalkanı kalktığı cihetle şeytan o kişi üzerinde tesir icra ettiği için adım adım yok olmuştur. Bu kişi tagut tarafından nurdan zulmete götürülmüştür. Bunların isimleri “kâfirler”dir.
7- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi kâfirdir. İki nevi insan vardır: Allah’a ulaşmayı dileyenler ve dilemeyenler. Bunların birincisi Allah’a ulaşmayı dileyenler, mü’minlerdir. Bu mü’minler, Allah’a ulaşıncaya kadar geçen süre içindeki mü’minlerdir. Sonra bu kişilerin kalpleri nura ulaştıktan sonra, tagut tarafından nurdan aşağı düşürülürler. Bunlar da kâfirlerdir.
Mü’min olmak ya da kâfir olmak bu tarzda bir dizayn içeriyor. Bütün insanlar için, kişinin Allah’a ulaşmayı dilediği andan itibaren cennete girecek olan bir mü’min olması söz konusudur. Ama Allah’a ulaşmayı dilemezse, Allah’a inanması onu hiçbir zaman cehennemden kurtaramaz. Bu açıdan bakıldığı zaman, Kur’ân-ı Kerim kavramları son derece önemli kavramlardır. Allah’a ulaşmayı dilemek, konunun en büyük faktörüdür.
Kurtuluşa ulaşacak olan tek fırkanın mü’minler olduğunu, geri kalan fırkaların şeytana kul olduğunu, Allahû Tealâ bir başka âyette daha anlatıyor. Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

             Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, geri kalan bütün fırkalar kâfirlerdir. Rum Suresinin 32. âyet-i kerimesine tekrar bakarsak, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

Bunlardan sadece bir tek fırka şirkte olmayanlardır. Geri kalan 72 fırka şirkte olanlardır. Şirkte olmayanlar için sadece bir tek faktör belirtilmiştir. O da, Allah’a ulaşmayı dilemektir (Allah’a yönelmektir).
8- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi hüsrandadır.
9- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi hidayette değildir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).

Bu âyete göre, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin hem hüsranda olması hem de hidayette olmaması söz konusudur.
10- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi dalâlettedir. Allahû Tealâ Rad Suresinin 27. âyet-i kerimesinde şunları söylüyor:

-13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

Buradaki ifadeye dikkat edin! “Allah dilediğini dalâlette bırakır.” ifadesi, “Allah dilediğini seçer, isterse dalâlette bırakır ya da dalâlette bırakmaz.” anlamına gelmemektedir. Allah, dalâlette olan kişiyi dalâlette bırakır. Kim Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, onların hepsi dalâlettedir. Allahû Tealâ da onları, o dalâlette olduğu şekilde bırakır. Acaba dalâlette bırakmayı dilemediği kişi kimdir? Allahû Tealâ âyet-i kerimenin devamında şöyle söylüyor: “Kim de Allah’a mülâki olmayı dilerse, Allah’a yönelirse (Allah’a münîb olursa), Allah onları Kendisine ulaştırır.”
Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar vardır, onlar dalâlettedirler. Allah’a ulaşmayı dileyen insanlar ise dalâletten kurtulanlar ve Allah’a ulaşanlardır. Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanların dalâlette olduğu kesinlik kazanıyor. Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesine göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler hidayette değillerdir. Burada da dalâlette oldukları bir defa daha vurgulanıyor.
Münîb kelimesi, yunîb kelimesi, münîbîne kelimesi, yönelmek demektir. Peki, “Allah’a yönelmek” ifadesinin, “Allah’a ulaşmayı dilemek” anlamına geldiğini nerden biliyoruz? Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bunu bize ispat ediyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Allahû Tealâ: “Yehdî ileyhi men yunîb; Allah’a yönelmiş olan kişiyi Kendisine ulaştırır.” diyor. Yunîb olmak, münîb olmak ya da münîbîne kelimesi ile ifade edilsin; hepsi Allah’a yönelmektir. Yöneldiği yer Allah’tır ki Allah onu yöneldiği yere (Kendisine) ulaştırıyor. Zaten Allahû Tealâ “Kendisine yöneleni” diyor.
allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb; Allah dilediği kişiyi Kendisine seçer, onlardan kim Allah’a yönelirse, onları Kendisine ulaştırır.”
Seçtikleri henüz Allah’a yönelmemişlerdir ama başka insanları Allah’ın yolundan caydırmak diye de bir niyetleri yoktur. Allah’a ulaşmayı henüz dilememişlerdir ama dileyebilirler. Bu kişiler kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi, başka insanları da Allah’ın yolundan caydıranlar, Allah’ın yolundan men edenler, ayıranlar olsalardı; o zaman bu kişiler Allahû Tealâ tarafından asla seçilmeyeceklerdi.
Burada,  “Allah dilemeden siz dileyemezsiniz.” diyen insanlara cevap vardır. Allahû Tealâ dilemiş ve kişiyi seçmiştir. Onun Kendisine ulaşmasını dilemiştir. Ama Allahû Tealâ, o dilediklerinden sadece Allah’a ulaşmayı dileyenleri Kendisine ulaştırıyor. Yani Allah’ın dilemesinin arkasından kulun da dilemesi asıldır. Allah’ın dilemesi ve kulun dilemesi, ikisi birlikte bir sonuç oluşturuyor.
11- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin amelleri boşa gider. Zumer Suresinin 65. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin amellerinin boşa gittiğini söylüyor:

-39/ZUMER-65: Ve lekad ûhıye ileyke ve ilellezîne min kablik(kablike), le in eşrekte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere: "Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (Allah’a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun." diye vahyolundu.

Mu’minun Suresinin 103. âyet-i kerimesi hüsranda olanların, günahları sevaplarından fazla olanlar olduğunu söylüyor:

-23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları), hafif gelirse işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.

Günahları sevaplarından fazla olan kişiler hüsranda olanlardır. Hüsranda olanların Allah’a ulaşmayı inkâr edenler olduğunu ise Allahû Tealâ Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesinde söylemektedir:

-10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).

 Allah’a ulaşmayı dilemeyenler hüsrandadır (Yunus-45). Hüsranda olanlar, günahları sevaplarından fazla olanlardır (Mu’minun-103). Bu hüsranda olanların amellerinin boşa çıkacağı da Zumer-65’te ifade edilmiştir.
Kehf Suresinin 103 ve 104. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ  şöyle buyuruyor:

-18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”

-18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.

Kim Allah’a mülâki olmayı inkâr ederse (Allah’a ulaşmayı dilemezse) onların amelleri boşa gitmektedir.
12- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi fısktadır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-57/HADÎD-27: Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînettebeûhu re’feten ve rahmeh(rahmeten), ve rahbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim illebtigâe rıdvanillâhi fe mâ raavhâ hakka riayetihâ, fe âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Sonra onların izleri üzerine resûllerimizi ardarda gönderdik. Ve Meryemoğlu İsa (A.S)’ı gönderdik ve O’na İncil’i verdik. Ve O’na tâbî olanların kalplerinde refet (şefkat) ve rahmet kıldık. Ve onlar, O’na ruhbanlık ihdas ettiler. Biz, Allah’ın rızasını ibtiga etmekten başkasını onlara farz kılmadık. Oysa O’na hakkıyla riayet etmediler. Böylece onlardan, âmenû olanların ecirlerini verdik ve onlardan çoğu fasıklardı.

Sadece âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), ecirleri almışlardır.
 Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesine göre, bütün sahâbe bundan 14 asır evvel üzerlerine farz olan Allah’a ulaşma dileğini yerine getirmişlerdir.
Allah’a ulaşma dileği farz mıdır? Elbette farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

-39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

İster cehennem azabı deyin, ister kabir azabı deyin netice değişmez. Allah’a ulaşmayı dilemek ya da Allah’a yönelmek, bu dünya hayatında olması gereken bir vetiredir. Allahû Tealâ Lokman Suresinin 15. âyet-i kerimesinde ise şöyle buyuruyor:

-31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah''a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.

Üç âyet-i kerimede de Allah’a yönelmek, Allah’a ulaşmayı dilemek farzdır. Gördük ki bütün sahâbe Allah’a yönelmişler, Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir.
12 ayrı cepheden, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesin durumunu verdik. Bugün “Allah’a ulaşmayı dilemek” diye bir kavram dînde mevcut değildir. Asırlarca evvel İslâm dînindeki Allah’a ulaşmayı dilemek kavramı, bütünüyle dînden atılmış ve devre dışı kalmıştır.
Bu Kur’ân’dan ve İslâm’dan kopan kavramları incelemeye devam edeceğiz. Zamanımızın en önemli konusu Müjde’den sonra şimdi budur. Bu konuların üzerine çok daha ciddiyetle durmak mecburiyetindeyiz. İslâm’dan neler koptuğunu adım adım beraberce göreceğiz. Bu bölümde size sadece, “Allah’a ulamayı dileme” kavramının İslâm’dan kopmasıyla insanların neler kaybettiğini anlattık.

 

                                                                                  İmam İskender Ali  M İ H R

 

 

Windows Media Player

Photo 1 of 10
More albums (1)